Bugün başkayım.
Uzun zaman sonra daha başkayım. Daha “içeriden” gülüyor yüzüm.
Gün boyu farketmedim ama, farkedildiğini farkettim. Söylediler de zaten “Hayırdır” diye.
Dedim ki; bugün “güldürdüm”.
12 Haziran 2024
Telefonla konuştuk. Dudaklarını kabarttın. Kabarttığını yaşadım. Söyledim. Güldün.
Bu kadar.
Kilometrelerce yol yürümüş ama hiç yorulmamışım gibi. Sanki, tüm çektiğim sıkıntıya değmiş gibi.
Yaşamadıysan, anlayamıyor olmanı anlarım. Anlatırım ama, anlayamıyor oluşunu da anlarım. Üçüncü kişilerin hissiyatı değil bu. Bazen diğerinin bile değil. Sadece yaşayan biliyor, ama umarım yaşama.
Gülüşünle birlikte dibime kadar geldin. Hemen yanıbaşıma.
Ben de geldim tam omuzunun ucuna, ya da göğsüme yasladım başını, ya da öptüm yanağını “kuzum” diyerek.
O gülüş, bu kadar yakın etti, o kadar uzağı.
Yazıyorum hep. “Hem çok uzak, hem çok yakın” diye. Yakın etti, uzağı.
Dönmedi, ama yanıma geliverdi.
Ne güzeldi.
Rakı bitti.
Yine.
Daha derine inmek için uzatılan ip gibi bir şey mi bu acaba?
Buradan yeni yazı konusu çıkar biliyor musun?
Kafa mı açıyor, yoksa bastırıyor muyuz? Dinginleştirmek için mi içiyoruz, özgürleştirmek için mi?
Bir şekilde yarıyor olmalı “yarasın!” diye içilen rakı.
Bende yeri başka. Uzun uzadıya sonra anlatırım demek isterdim, ama anlatamam. Unuturum ben onu. Onun için kısası kısasıya şimdi anlatayım. Sağlığına kadeh kaldırıyorum. İçilecek başlık bulunamadığında kaldırılan kadehler gibi değil. Bu gerçek. Kelimenin tam anlamıyla “sağlığına”.
Elinde başka bir şey kalmadığında, sadece uzaktan uzağa, “sağlığına” şükrettiğin ve tek başına kaldırdığın kadehlerin şükür duası bu.
Sağlığına. Şükür sağ ya. Şükür sağlıklı ya. Şükür.
Yokluğunun acısını yaşadığın, ama olmayışını hissetmediğine şükrettiğin kadehin yükselişi.
Sonra bazen, birbiri ardına.
“Sağlığına”.
(Anlatırım ama Neşet Ertaş dinlemiş Zeki Müren’e dönersin. Gerek yok. 🙂 )
Yine arayı açtım. 3-4 yazı vardı ama, dönüp bakamadım. “Gönlüm kaldırmadı”. Ama zamanı gelince tamamlayacağım onları da. Satırlar arasında şifa bulmaya çalışan gönlüne, şifa olmasa da merhem olacak belki de. Onun için, onları da yazmaya çalışacağım.
Tam da şu anda bana faydası olur mu bu yazdıklarımın diye sorguladım. İlk bakışta ihtimal vermiyorum. Ama hayat senin öngörülerinle hareket etmiyor.
Fayda beklemek de gerekmiyor.
Peki niye yazıyor insan?
Yazınca mı oturuyor taşlar yerine. Yazınca mı eskisini kapatıp, geçiyorsun yeniye. Ya da başka ne?
Böyle böyle, bir şekilde, hep daha ileriye. Ama doğru, ama (yanlış değil) boş, ama ileriye.
Devam edebilmek için mi yazıyorsun mesela, kapatıp hesabı dönmemek için geriye?
Ya da sadece bir gezi mi zaman içinde, her iki yöne?
Ümit vermedi aslında. “Al bunu koy cebine” “özledikçe bakarsın” da demedi. Ama, güldü işte.
Sigara ısmarlamama bile izin verdi yorgun ruhuna. Çaresizlikle değil. Öyle düşünse, kabul etmezdi. Sadece onun için bir şey yapmama izin verdi. Biliyorum, onun ruhuna da iyi geldi. Bana da.
Avucunun içinden ruhunu teslim edebileceğin, dirsekten kırılıp da sonsuza uzanan el gibi.
Uzunca bir süre sonra izin verdi konuşmama. Belki bir kısmına tahammül etti, ama bir kısmını anladı da.
Başka konuları anlattı, anladığını da. Orada olacağımı anlamıştı, yalnızlığımızı da.
“Ben, eski ben değilim” dedi, taaa ilk başta. Kalanı var, yeter bana. Kaldığını, biliyorum da.
Hasta olasım geldi, o da bakacak olunca bana.
Keşke anlasa.
Keşke yazmıştım ama, vazgeçtim. Anlayacak, biliyorum, yenilmeden zamana.
Öyle ya;
Bekleyeceksen,
inancın daha büyük olacak, kıyaslayınca korkularınla.
Ne kadar kaldı bilmem, ama sıkıştırmayacağım seni zamana.
İnandığımı yaşayacağım; olduğu kadar, zamana da meydan okurcasına.
İki gün ara verdim yağmurlara, topladım tüm akarsuları dipsiz kuyularıma.
Saati geldi, gün ağardı, hava yine yağmurlu.
Sağlığına.