Küçük Hediyeler!
Küçük hediyeleri minnetle kabul ediyorum.
Anıl kardeşimden bugünün hediyesi artık benimle beraber.
Bunu kısa bir post olarak sosyal medya için düşünmüştüm aslında. Sonra daha fazlasını farkettim. Hangisini yazmasam ihanet gibi geldi.
Hakediyorsunuz aslında, hepsini dibine kadar. Siz yaptınız ben yazmayacak mıyım? Yazmazsam duygularıma ihanet etmiş gibi olmayacak mıyım?
Onun için yazacağım elbet. Nasıl hissettiysem, içimden geldiği gibi.
Anlamayacak olanın da hakkını veriyorum, anlamıyorsanız endişelenmeyin. Sizin de hakkınızı teslim ediyorum. Hepiniz varsınız bu yazının içinde.
Sabah görüştüğümüzde takıldım bu ne kadar bagaj, kamp sonrası da kalıcan herhalde diye. Tabii ki kendimce takılıyordum. Unutmayalım diye yazıyorum. “Kabagöt” seni 🙂
İyi ki getirmişsin hoparlörü. En mükemmel bas partisyonu değildi elbette. Ama o “an” da iyi geldi. Başka bir tesisat, telefon falan bu kadar dokunmazdı. O anda o lazımdı. Teşekkür ederim.
Pilinin yetmeyebileceğini bile bile izin vermen, zorunluluktan dönmem gerektiğini düşündüğün için davet etmen. Sana basit belki ama benim aklımda.
Hediyeler çoktu bugün. Ben ne kadar doluysam, hediyeler de öyle dolu dolu geldi. Hayatımın hangi dönemini bundan daha dolu yaşarım bilmiyorum. Ama şu an öyleyim. Yani hem o an, hem şu anda yazarken.
Omuzunuza yaslanıp ağlasam, efkârımı ufak bir şakayla dağıtma çabanızı görebiliyorum her birinizin. Bir kısımınızın da acımı anlayıp kapatma çabanızı yüz ifadenizde.
Bazıları dokunur sevgisini anlatmak için. Ben de şükrân duyduklarımdan öğrendim dokunmayı, sevgiyi aktarmayı. sonradan öğrendim. Bana da iyi geldi, zaman zaman iyi geldiğini hissettiklerim de oldu. Anlamayanlar, henüz fakında olmayanlar da. Belki benden bilmeyecekler ama kendi yolculuklarının bir aşamasında onlar da anlamışlardır ya da anlayacaklar.
Omuzuna elimi attığımda anlamadın ama paylaşmak için dokundum sadece. Sen anlamadın da, ama hissettin. Hissettiğini de, ben hissettim. Senin adını yazacaktım aslında ama herkesin her hareketimden bir şey çıkarmasını da istemiyorum. Birilerinin omzuna elimi atmışımdır, o da hissettiğin kadar sensin işte.
Adamın biri de al abi dedi bir tane midye uzattı. Son ikiden biri. “Siz bana ne yapıyorsunuz oğlum, hiç farkında olmadan? ” Anlatabilsem anlatırım da, anlatılmıyor. Yazmamın sebebi, gelecek bana az buçuk tarif edebilmek sadece. Aynı acıyı yaşamadan, senin bu hissin onda birini anlayabilmene imkân yok. Üstüne deli olduğumu bile düşünebilirsin.
Hassas ruh mu arıyorsunuz. O benim amınakoyiim.
Sert mi? Evet. Ama göte, göt deniyor. Ve ben burda duygu anlatıyorum. Böyle anlatılıyor. Varsa daha iyisini yapabilen onu da dinlerim.
Türkçe, bir çoğundan daha iyi deniyor da o da yetmiyor. İngilizce’de de güzel örnekleri var ama bende de daha fazlası yok. Bu ikisinde tam karşılığı yoksa, ben de tıkanıyorum.
Dedim ya; ne kadarının anlaşılabileceği konusunda da şüpheliyim zaten.
Ama varsınız oğlum/kızım. Anlasanız da anlamasanız da varsınız içimde. Kısmen hissederseniz ne ala, yoksa da zararı yok.
Sen yine de, “düşünme kaybolursun.”
Rakı doldurmam lazım, gözyaşları azalıyor yerine koyup gelicem.
Korkmayın alkolik olmuycam.
Ayık kafayla da çok ağladım dişçi muayenehanelerinde ben, sarılıp kapı önlerinde.
Vay be uzun zaman olmuştu içimi dökmeyeli buraya. “Ne çok şey biriktirmişsin içinde” 🙂
Duygusal anomali olduğunun farkındaydım ama bu boyutta olduğunun ben de farkında değildim. İyi mi, kötü mü, ne kadarını kontrol edebilmeliyim bilmiyorum.
Zaten bir şeyi kontrol edip edebilme yetimiz olduğuna da emin değilim. Yaptığın bir espiri sonrası arkadaşınla “çakmak” farkında olunması gereken bir şey mi yoksa “otomatikman” ruhunda sağaltıcı etkisini hissedip geçmek mi gerekiyor. Veya gereklilik de değil ama “hissediyorsun, sağaltıyorsun ve geçiyor mu?” emin değilim. O kadar olmadım henüz herhalde.
Ama “Deliler festivali” ‘ni merak etmedim değil bugün. 🙂
Çağın adamı olmadığımın farkındayım. Ara sıra diğerlerinin de farkına varabiliyorum. Belki bu hissiyat yakınlaştırıyordur beni bir kısmıyla. Ayrı ayrı bakınca normali de yok gibi pek. Hep mi buluyoruz yoksa birbirini.
Rakıyı aldım, parça başa. Bakalım ne kadar daha? (anlatmaya devam edebileceğim)
Sıkıntısı olan yok muydu? O da vardı. Sonradan geldi. Kim ne kadar hissetti bilmem. Ama ne biçim düşürdü herkesi düşününce.
Gülündü, seslenildi, ne iyi geldi bazıları. Onlar faketmeden, ben hissederek. Hepsini güzel aldım, işledim içime sen hissetmeden.
Instagram paylaşımının altında yazdım bir kısmını çok görüntülendi, çok beğenildi, ama ne kadar anlaşıldı, bilmem. Keşke okunmuş olsa, keşke anlaşılmış olsa. Acaba?
Uzun süredir tek öğün yemek yiyorum. Bazen değişebiliyor saati. Kahve ve bazen çerez, bisküvi hariç. Bugün ziyafetti.
Ufak bir yarım biber dolmasını beş-altı ısırıkta yediniz mi hiç? Eve götürmeye uğraşmayalım kalabalık etmesin denen küçük biber dolmasının yarısı.
Ara ara gülüşünle ayrı sevindirdin, yaptığının lezzeti ile ayrı. Ellerine sağlık.
Hepimiz dedik aslında ama kaçımız içten söyledi, sen kaçımızın teşekkürünü içten hissettin bilmem. Ama bişey söyleyeyim, dolma efsaneydi Sevinç. O kadar ki yazarken ağlıyorum. 🙂
Daha önce biber dolmasına ağladığımı hatırlamıyorum.
Gelibolu’dan gelen arkadaşın haberi bile yok nasıl konuya dahil olduğundan. Sadece balık tutuyordu o aslında göl kıyısında. Eşi, kız arkadaşı, nişanlısı, her neyi idiyse. Ama nasıl bir huzur verdi. Nasıl o manzarayı tamamladı, hatta nasıl o manzarayı manzara kıldı bilemedi.
Dolaştık. Hepiniz ile güzel anılarımız oldu onlar farkında bile olmadan. Öyle yaşadık bugün.
Bitmesin istediğimiz manzaralar gördük.
Bitmesin istediğimiz yollardan geçtik.
Ne güzeldi di mi?
Anladın mı?
Bu kadar yeter. Yine anlatırım ben.
Sen okumasan da, ben anlatırım.
Biri okur.
Bir anlar.
Bir yaraya merhem olur, olmazsa da belki canı sağ olur.
(Belki düzenlerim ama şimdi bu. Şu anda bu. Tam olarak bu SaM)






