Kayıp Tanrılar Ülkesi / Ahmet Ümit

kayıp tanrılar ülkesi ahmet ümit

Kayıp Tanrılar Ülkesi Ahmet Ümit’in son romanı. Kendi okuma deneyimimi elimden geldiğince yorumlayacağım ama önce bu kitabın benim için önemini anlatarak başlamak istiyorum.

Bundan tam 20 sene önce, 2001 yılında Bergama’ya XY’yi görmeye gitmiştim. O zamanlar kendisi, kasabanın yegane caddesinde yer alan küçük bir pansiyonda kiraladığı odacıkta yaşıyordu. Çalıştığı turizm şirketi tarafından görevlendirildiği bu yerleşim yerinde; İstanbul’dan çıkıp Çanakkale’yi gezdikten sonra Kuşadası yolunda Bergama’ya uğrayan Avustralya ve Yeni Zelanda’lı turistleri gezdiriyordu. Yaz sıcağında her gün Akropol’e kadar çıkıp dakikalarca anlatım yapmak, esmer olan tenini iyice kararttığı için yöre halkı ona Arap Rehber adını takmıştı. O dönem çalıştığı acentadaki arkadaşları tarafından Bergama Fatihi olarak çağırıldığını ise yeni öğrendim.

Mesleği/eğitimi turist rehberliği olan birinin; tarih, arkeoloji, mitoloji merakı normaldi ve tüm zamanını okuyarak geçirirdi. Bu merak ondan bana da geçtiği için; Azra Erhat’ın mitoloji sözlüğünü karıştırmaya bayıldığımı; o zaman yeni çıkan Büyük İskender’in hayatını anlatan Valerio Massimo Manfredi’ye ait 3 ciltlik seriyi bir hafta gibi çok kısa sürede okuduğumu hatırlıyorum.

ahmet ümit patasana

O yaz, İstanbul’dan kalkıp bütün bir gece otobüsle Bergama’ya gidecek, ailemin şart koştuğu üzere en az iki kilo almadan da geri dönmeyecektim*.

Bu da demek oluyordu ki, bol bol okuyabilecektim. Zaten kitapsız yola çıkmazdım. Yanıma benden sonra XY’nin de okuması için Bergama’da bırakabileceğim kitaplar aldım. Bu kitaplardan biri Ahmet Ümit’in Patasana’sıydı. İkimiz de heyecanla okumuş, beğenmiştik. (Om Yayınevi’nden çıkan o ilk baskı şimdi sadece sahaflarda bulunuyor.)

Geçenlerde yine hem kendim hem de XY için bir Ahmet Ümit kitabı aldım (Kayıp Tanrılar Ülkesi) ve bu kez kitap Bergama’da geçiyordu. Benim için çok nostaljik bir okuma deneyimiydi. O dönemde XY ile birlikte ben de pek çok kez tepeye (antik kente) çıkmış, turistlere anlattıklarını İngilizcem yettiğince dinlemiştim. Bu arada yeri gelmişken Gobi Pansiyon’dan Suat Amca’yı, oğlu Mustafa’yı (maalesef Mustafa’nın anne ve ablasının adını unuttum), Sağlam Restoran’da (Mehmet Sağlam) yediğimiz köfteleri ve bir akşam denk geldiğimiz üst kattaki o türkü şölenini, bir de (halıcıydı galiba) Salih Abi ile tiki olan taksici amcayı (adını maalesef unuttum) anmazsam olmaz.

Bergama ile ilgili kısımları okurken pür dikkat “benim hatırladıklarımdan nereler var?” diye aranırken; Berlin’de geçen kısımlarda da, ileride bir gün bu şehri ziyaret etme fırsatım olursa (bir çok kez ucundan döndük) çok bilinen Müzeler Adası, Brandenburg Kapısı gibi yerlerin dışında daha otantik nereleri görebilirim diye pek çok not aldım.

Kayıp Tanrılar Ülkesi çok rahat okunuyor, çok akıcı bir dille yazılmış.

Dile gelince… Ben biraz daha oyuncaklı yazılmış kitapları seviyorum. Dil bana, Tom Robbinsvari şakalarla süslü olduğunda ya da Şairin Romanı’ndaki (Murathan Mungan) gibi şiirsel olduğunda tat veriyor açıkçası. Okuyucuya verilmek istenen bilginin konuşma metinlerine yedirilmesinden hoşlanmıyorum mesela. Doğal gelmiyor. Ayrıca daha ağır psikolojik çözümlemeler istiyorum. Yani ben kitabı biraz sıkıcı! seviyorum. Bu kadar akıcı olunca, beslenemiyorum. Bu yüzden Auster kitapları dışında polisiye okumuyorum denebilir. Ama eleştirmeyeceğim çünkü Türkiye’de daha fazla okuyucuya ulaşmak için dilin sade tutulması gerekiyor olabilir, okuyucunun dile takılmadan konuya odaklanması istenmiş olabilir, ayrıca da tarz meselesidir, herkesin kalemi farklıdır sonuçta. Ama şunu açıkça belirteyim, Kayıp Tanrılar Ülkesi çok rahat okunuyor, çok akıcı bir dille yazılmış.

Sonda gerçekten şaşırdım. Bu da bir polisiye kitabın en önemli başarı ölçütü olsa gerek.

Konuya ve olay örgüsüne bakarsak; zaten Berlin’de başlayıp Bergama’da devam ettiği arka kapakta yazılı. Tıpkı Patasana gibi, artık var olmayan bir konuşmacının anlattıklarıyla günümüzde geçen bir maceranın kesişiminden oluşuyor. Açıkçası içimden bir ses katilin kim olduğunu bana hep söyledi -ki yazarın da bunu hissetmemizi istediğine eminim-. Ama cinayet sebebi hiç aklıma gelmemişti. Sonda gerçekten şaşırdım. Bu da bir polisiye kitabın en önemli başarı ölçütü olsa gerek.

Eğer biraz gerçek dünyadan (dolar kurundan, pandemiden, hak ve özgürlüklerinizin her gün daha da kısıtlanmasından) uzaklaşmak istiyorsanız, hani “yemek bitsin de tatlıya geçelim artık” modundaysanız, hele hele arkeoloji ve mitolojiyi seviyorsanız, Kayıp Tanrılar Ülkesi bu aralar tam da sizin aradığınız kitap olabilir.

* O zaman şimdikinden tam 30 kilo kadar! daha zayıf yani neredeyse anoreksiktim ve sağlık kontrollerimin hepsi iyi çıkmış, tek sorunun XY ile uzak kalmak olduğu anlaşılmıştı. Bergama’ya gitme iznim de bu sayede çıktı. Evet o zamanlar 21 yaşında da olsanız, aileden izin almadan şehir dışına, erkek arkadaşınızı görmeye gidemezdiniz. Bundan çok sonraki senelerde de, daha doğrusu evlenene kadar böyle devam etti. Şimdi bakınca çok saçma olsa bile o zaman her şeyin babamın iki dudağının arasında olması çok normal geliyordu. Artık 18 yaşın üstünde kimse, kimseden izin almıyor sanırım. Bir çok aile, imkanları doğrultusunda daha 18 olmadan yurt dışına bile gönderiyor çocuklarını.

“Bu kadar okuyorum, neden yazmıyorum ki?” diyerek bundan sonra kitaplarla ilgili daha çok yazmaya karar verdim. Buraya tıklayarak kitap yorumlarımı okuyabileceksiniz. Yazılarımda daha fazla değinmemi istediğiniz konular varsa, yorumlar kısmından bana iletebilirsiniz. Bir sonraki yazıda görüşmek üzere…

One thought on “Kayıp Tanrılar Ülkesi / Ahmet Ümit

Ya sence?

%d blogcu bunu beğendi: