Küçük Prens (𝄽) Reborn
ARKADAŞ
Arkadaşı unutmak çok üzücü bir şey.
Herkesin arkadaşı olmamıştır. Arkadaşımı unutursam; kendimi o, sayılardan başka bir şeye değer vermeyen büyükler gibi hissederim sonra.
Yıllarca oradan oraya gezen beyaz kitaplığımın bir parçasıydı. Okuduğumu hatırlıyorum ama ne düşünmüştüm acaba okuduktan sonra?
“Hayır! Sana inanmıyorum. Çiçekler narin yaratıklardır.
Çok masumdurlar. Kendilerini güvencede hissetmek isterler.
Dikenlerinin korkunç silahlar olduğuna inanırlar…”
“Tıpkı büyükler gibi konuşuyorsun!“
Biraz utandım ama o acımasızca sürdürdü:
Her şeyi birbirine karıştırıyorsun, karmakarışık ediyorsun…”
Çiçeklerin milyonlarca yıldır
dikenleri var. Yine de milyonlarca yıldır
koyunlar onları yer. Şimdi, çiçeklerin
bunca güçlüğe göğüs gerip hiçbir işe
yaramayacak dikenleri neden
büyüttüklerini anlamaya çalışmak
önemli değil mi sence? Koyunlarla
çiçekler arasındaki savaş önemli değil
mi? Kızarık suratlı şişko bir bayın
toplama işlemlerinden daha mı az
önemli? Ya ben kendi gezegenimden
başka hiçbir yerde yetişmeyen, eşine
rastlanmadık bir çiçek tanıyorsam ve
günün birinde ne yaptığını bilmeyen bir
koyun onu bir lokmada yutuverirse,
sence önemli değil mi bu?”
“Sevdiğiniz çiçek milyonlarca
yıldızdan yalnız birinde bile bulunsa
yıldızlara bakmak mutluluğumuz için
yeterlidir. ‘Çiçeğim işte şunlardan
birinde,’ deriz kendi kendimize. Ama bir
de koyunun çiçeği yediğini düşün, bütün
yıldızlar bir anda kararmış gibi gelir.
Bu mu önemli değil?”
Arkasını getiremedi. Hıçkırıklar boğazını tıkamıştı.
Ne söyleyeceğimi bilemiyordum aslında. Kendimi toy bir
budala gibi hissediyordum. Ona nasıl ulaşabileceğimi, yine
eskisi gibi yan yana olmayı nasıl başarabileceğimi
bilemiyordum.
Çok gizemli bir ülke şu gözyaşları ülkesi.
UYUYAN GÜZEL
Bir süre sonra fidenin büyümesi durmuş, çiçek vermeye hazırlanmıştı. Kocaman tomurcuk kendini gösterdiğinde orada bulunan küçük prens büyük bir merakla ortaya çok ilginç bir şeylerin çıkmasını beklemişti. Ama çiçek yeşil örtüsünün altındaki hazırlığının yeterli olduğunu sanmıyordu henüz.
Renklerini büyük özenle seçiyor, kendini ağır ağır süslüyor, taç yapraklarını tek tek sıralıyordu. Gelincikler gibi buruşuk buruşuk çıkmak istemiyordu ortaya. Güzelliğinin en pırıltılı anında kendini göstermeye karar verdi. Aman! O ne cilveler, o ne pozlar! Günlerce sürmüştü o gizemli süslenmeler.
Ve bir sabah tam gün doğarken ortaya çıkıverdi.
Uzun uzun kendine çeki düzen vermeye çalıştıktan sonra
esnedi ve “Oh! Çok ender olarak uyanık kalırım” dedi.
“Lütfen taç yapraklarımın düzensiz olmasından dolayı kınamayın beni…”
Küçük prens hayranlığını gizleyemeyip,
“Ne kadar güzelsin!” dedi.
Çiçek,
“Evet biliyorum.” dedi,
“Üstelik güneşle birlikte doğdum…”
Küçük prens onun pek de alçakgönüllü sayılamayacağını tahmin edebiliyordu tabii,
ama olsun; yine de çok etkileyiciydi.
Biraz sonra çiçek “Sanırım kahvaltı zamanı,” dedi.
“Lütfen benim gereksinimlerimle ilgilenmek nezaketini gösterir miydin?”
Küçük prens utanarak biraz su alıp geldi ve çiçeği suladı.
Çiçek çok geçmeden kendini beğenmişliğiyle küçük
prensi canından bezdirmeye koyuldu. Doğrusunu söylemek
gerekirse hiç de kolay olmuyordu buna katlanmak. Örneğin
bir gün üzerindeki dört dikeninden söz ederken küçük prense,
“Sıkıysa kaplanlar pençelerini bir uzatsınlar!” demişti.
“Gezegenimde kaplan yok.” demişti küçük prens ona.
“Hem kaplanlar ot yemezler.”
“Ben ot değilim.” olmuştu çiçeğin tatlı bir sesle verdiği
yanıt.
“Özür dilerim…”
“Kaplanlardan korkmam ben. Sert rüzgârlardan korkarım.
Beni rüzgârlardan koruyacak bir siperlik bulamaz mısın?”
“Sert rüzgârlar… Bu bir çiçeğin en korkulu rüyası olmalı.” demişti küçük prens.
Sonra da içinden,
“Bu çiçek çok anlaşılması güç bir yaratık!” diye mırıldanmıştı.
“Geceleri beni cam bir fanusla örtmeni istiyorum. Burası
çok soğuk. Benim geldiğim yerde…”
Tam o anda susmuştu.
Bir tohum olarak gelmişti oraya.
Öteki dünyalar hakkında bilgisi olamazdı.
Böyle gerçek olmayan bir şeyi söylemek üzereyken yakalanmış olmasından dolayı utanarak
iki üç kez öksürmüş, küçük prensin ilgisini dağıtmaya çalışmıştı.
“Siperlik hani?”
“Seni dinlemek için durdum. Şimdi gidip bulacaktım…”
Çiçek küçük prensin vicdan azabı çekmesi için biraz daha öksürmüştü sonra.
Böylece küçük prens tüm sevgisine, iyi niyetine karşın bir
süre sonra çiçeğinden şüphe etmeye başlamıştı.
Önemsiz sözleri çok fazla ciddiye almış, sonuçta da mutsuz olmuştu.
“Onu dinlememeliydim,” dedi bir gün bana.
“İnsan hiçbir zaman çiçeğini dinlememeli. Ona bakmalı ve
güzel kokusunu içine çekmeli yalnızca.”
Küçük prens,
“Gerçek şu ki,”
diye sürdürdü sözlerini,
“bir şeyi anlamaya çalışırken neyi dikkate almam gerektiğini bilmiyordum.
Sözlere değil, yapılanlara bakmalıydım.
Güzel kokularıyla beni öyle büyülemişti ki… Ondan uzaklaşmamalıydım…
Onun bana yaptığı o küçük numaraların arkasında yatan sevgiyi anlamalıydım.
Çiçekler çok tutarsız oluyorlar.
Ama onu nasıl sevmem gerektiğini bilemeyecek kadar küçüktüm…”
Çiçeğini son kez sulayıp cam fanustan koruyucusunu üzerine geçirirken neredeyse ağlayacaktı.
“Elveda!”
dedi çiçeğine. Çiçekten bir karşılık gelmedi.
“Elveda!” dedi bir kez daha.
Çiçek öksürdü, ama soğuk aldığından değildi öksürük.
“Saçmaladım,” dedi sonunda küçük prense.
“Bağışla beni, mutlu olmaya çalış…”
Küçük prens çiçeğinin ona sitem etmemesine şaşırmış, elinde cam fanusla kalakalmıştı.
Bu sessiz tatlılığı anlayamıyordu.
“Tabii, seni çok seviyorum.” diye konuştu çiçek. “Bunu
şimdiye dek sana belirtmemiş olmam benim hatam. Aslında
bu da önemli değil. Ama sen… Sen de benim kadar aptalca
davrandın. Mutlu olmaya çalış… Fanusu da istemem.”
“Ya hayvanlar?..”
“Kelebeklerle tanışmak istiyorsam, bir iki tırtıla
katlanmayı öğrenmek zorundayım. Çok güzel olmalılar.
Kelebekler de, yani tırtıllar da olmazsa kimle dostluk
edeceğim ki?… Sen uzaklarda olacaksın… Büyük hayvanlara
gelince… Onlardan korkmuyorum. Pençelerim var benim.”
Bunları söyledikten sonra küçük prense dört tanecik
dikenini gösterdi. Sonra da,
“Haydi sallanma. Gitmeye karar
vermiştin. Git!” dedi.
Çok gururluydu. Ağladığını görmesini istemiyordu küçük prensin…
KRAL
“Doğru,” dedi kral. “İnsan herkesten verebileceklerini istemeli.
Bir otoritenin kabul görmesi mantıklı olmasına bağlıdır.
Eğer halkınıza gidip kendilerini denize atmalarını
emrederseniz size isyan ediverirler. Bana gelince…
Emirlerime uyulmasını istemek benim hakkım. Çünkü ben
mantıklı emirler veriyorum.”
“Peki benim günbatımı?” diye hatırlattı küçük prens.
Sorduğu bir soruyu asla unutmazdı.
“İstediğin günbatımı olsun. Gereken emri vereceğim.
Ama benim yönetim ilkelerime göre, uygun koşulların
oluşması için daha beklemeliyim.”
“Bu ne zaman olur?”
“Hımmm, hımmm…” diyerek kral kalın ciltli bir kitaba
baktı. “Evet, akşamleyin tam sekize yirmi kala. Emirlerime
nasıl uyulduğunu o zaman göreceksin.”
“Gitme,” dedi kral. Birine krallık yapmaktan dolayı mutlu olmuştu.
“Gitme, seni bakan yapacağım!”
“Ne bakanı?”
“Şey… Adalet bakanı!”
“Ama burada yargılanacak hiç kimse yok ki!”
“Bundan emin olamayız.” dedi kral.
“Krallığımın her yanını dolaşmadım henüz. Çok yaşlıyım. Araba için burası
çok küçük. Yürümek de beni yoruyor.”
“Ben çoktan baktım bile!” dedi küçük prens. Bir kez daha
gezegenin arka yüzüne bakıp geldi. Hiç kimse yoktu gerçekten…
“O halde kendini yargılayacaksın.” dedi kral.
“En zoru da budur. Kendini yargılamak başkasını yargılamaya benzemez.
Eğer kendini yargılamayı başarabilirsen, o zaman gerçek
bilgeliğe ulaşmışsın demektir.”
PALYAÇO
Kendini beğenmiş bir insan herkesin kendisine hayran
olduğunu düşünür çünkü.
AYYAŞ
“İçiyorum,” demişti ayyaş asık bir suratla.
“Niye içiyorsunuz?” diye küçük prens yine sormuştu,
“Unutmak için.” diye yanıtlamıştı ayyaş.
Küçük prens adamın haline üzülerek, “Neyi unutmak için?” diye sormuştu bu kez de.
“Utancımı.” demişti adam başını sallayarak.
YILDIZ ZENGİNİ
“Ne olmuş bu kadar yıldıza peki?”
“Ne mi olmuş?”
“Evet.”
“Hiçbir şey olmamış. Benim onlar, hepsi bu.”
“Yıldızlar sizin mi?”
“Evet.”
“Ama daha önce gördüğüm kral…”
“Krallar yönetirler, sahip olmazlar. İkisi çok farklıdır.”
“Yıldızlara sahip olmanın size ne yararı var ki?”
“Ne yararı mı var? Zengin oluyorum böylece.”
“Zengin olmanın ne yararı var peki?”
“Zengin olunca yeni yıldızlar satın alabilirim. Yenileri bulunursa tabii…”
Küçük prens kendi kendine,
“Bu adamın düşünceleri o ayyaş adamınkileri andırıyor biraz.” diye söylendi.
“Benim bir çiçeğim var.” dedi işadamına.
“Her gün suyunu veriyorum. Her hafta temizlediğim üç volkanım var.
Sönmüş olan volkanımı da temizliyorum ben, ne olur ne
olmaz diye. Onların sahibi olmam çiçeğimin de,
volkanlarımın da biraz işine geliyor.
Ama siz yıldızların hiçbir işine yaramıyorsunuz ki…”
İşadamı ağzını açtı, ama söyleyecek bir şeyi yoktu. Küçük
prens oradan uzaklaştı.
“Şu büyüklerin tümü de çok garip.”
diye söylenerek yine yola koyuldu.
FENER-Cİ
“Biliyor musunuz,” dedi. “Size dilediğinizde
dinlenebilmeniz için bir yol gösterebilirim…”
“Hep dinlenmek istiyorum.” dedi fenerci.
Bir adamın hem görevine sadık,
hem de tembel olması olanaksız bir şey değildi.
Küçük prens açıklamasını sürdürdü:
“Bu gezegen öyle küçük ki, üç adımda çevresini
dolaşırsınız. Hep gündüz olmasını istiyorsanız ağır ağır
yürürsünüz. Böylece siz istediğiniz sürece hep gündüz olur.“
“Bunun bana pek yararı olmaz,” dedi fenerci.
“Hayatta en sevdiğim şey uyumaktır.”
“O zaman yapabileceğiniz hiçbir şey yok.” dedi küçük prens.
“Tabii, yok. Günaydın!” dedi fenerci.
Ve fenerini söndürdü.
“Arkadaşım olarak seçebileceğim tek kişi o.
Ama gezegeni çok küçük.
İkimize birden yer yok…”
diye düşündü.
COĞRAFYACI
“Çünkü yalan söyleyen bir gezgin, coğrafyacının kitapları
için felaket demektir. Çok içen bir gezgin de.“
“O niye?” diye sordu küçük prens yine.
“Çünkü sarhoş gezginler her şeyi çift görürler. Düşünsene,
sonra coğrafyacının kitaplarına bir yerine iki dağ
yazdırmazlar mı?”
“Şey, yaşadığım yer pek öyle ilginç sayılmaz,” diye
anlatmaya başladı küçük prens. “Çok küçük. Üç volkanım
var. İkisi hâlâ etkin, birisi sönük. Ama hiç belli olmaz.”
“Belli olmaz.” dedi coğrafyacı.
“Bir de çiçeğim var.”
“Çiçekleri yazmıyoruz.” dedi coğrafyacı.
“Neden? Çiçeğim gezegenimdeki en güzel şeydir!”
“Çiçekleri yazmıyoruz,” diye yineledi coğrafyacı,
“çünkü onlar gelip geçici şeyler.”
“Gelip geçici de ne demek?”
“Coğrafya kitapları, kitaplar içinde en önemli olanlarıdır.
Hiçbir zaman eskimezler. Bir dağın yer değiştirdiği çok
enderdir. Bir okyanusun sularının çekilmesi de.
Biz kalıcı şeyleri yazarız.“
“Gelip geçici demek, hızla yok olma tehlikesiyle karşı
karşıya olmak demektir.“
“Benim çiçeğim hızla yok olma tehlikesiyle mi karşı
karşıya?”
“Kesinlikle öyle.”
“Çiçeğim gelip geçici,” dedi küçük prens kendi kendine.
“Kendini her şeye karşı savunmak için yalnızca dört dikeni
var ve ben onu gezegenimde yapayalnız bıraktım!”
İlk kez pişmanlık duymuştu. Ama hemen kendini topladı.
“Buradan sonra nereye gitmemi önerirsiniz?” diye coğrafyacıya sordu.
“Dünya’ya git,” dedi coğrafyacı. “İyi şeyler duydum orası hakkında.”
Ve küçük prens aklı çiçeğinde yola koyuldu.
FİNAL
“Çok güzel,” dedi yılan. “Seni buralara getiren nedir?”
“Bir çiçekle sorunlarım vardı.” dedi küçük prens.
“Ya!” dedi yılan. İkisi de sustular. Sonunda küçük prens,
“İnsanlar nerede?”diye söze başladı.
“Çölde insan çok yalnız hissediyor kendini…”
“İnsanların arasında da yalnızdır insan.” dedi yılan.
Küçük prens uzun uzun ona baktı.
“İnsanlar mı?” dedi. “Sanırım onlardan altı ya da yedi tane
var. Birkaç yıl önce görmüştüm. Ama nerede olduklarını
kimse bilemez. Rüzgâr sürüklüyor onları. Kökleri yok, bu
yüzden de yaşam onlar için güç.“
“Hoşça kal!” dedi küçük prens.
“Hoşça kal!” dedi çiçek.
YANKI
Kendi kendine,
“Bu kadar yüksek bir dağın tepesinden
herhalde bütün gezegeni, bütün insanları görürüm…” dedi.
Ama uçları iğne gibi sipsivri kayalardan başka bir şey
göremedi. “Günaydın!” dedi nazikçe.
“Günaydın… Günaydın… Günaydın…” dedi yankı.
“Kimsin?” dedi küçük prens.
“Kimsin… Kimsin… Kimsin?…” dedi yankı.
“Arkadaşım olur musunuz? Yalnızım…” dedi küçük prens.
“Yalnızım… Yalnızım… Yalnızım…” dedi yankı.
“Ne tuhaf bir gezegen!” diye düşündü küçük prens.
“Kupkuru ve sipsivri; ürkütücü ve sert. İnsanlarında da hayal
gücü yok. Ne söylerseniz aynısını yineliyorlar. Benim
gezegenimde bir çiçeğim vardı. Önce o söze başlardı…“
YOL
Bütün yollar insanların yaşadığı yerlere giderdi.
“Günaydın.” dedi küçük prens.
Açmış güllerle dolu bir bahçenin önündeydi.
“Günaydın.” dedi güller.
Küçük prens onlara baktı uzun uzun; kendi çiçeğine benziyorlardı.
“Kimsiniz?” diye sordu şaşkınlıkla.
“Biz gülleriz.” dedi güller.
Birden küçük prensin içi üzüntüyle doldu. Çiçeği ona
evrende başka bir eşi benzeri bulunmadığını söylemişti. Oysa
işte burada, tek bir bahçede beş bin tane birden vardı!
“Görseydi ne çok üzülürdü,” dedi kendi kendine.
“Hemen öksürmeye başlar, alay edilmesin diye ölüyormuş
gibi yapardı. Ve benim de onu yaşama döndürmek için
çırpınmamı beklerdi. Eğer öyle yapmazsam gerçekten ölmeye
bırakırdı kendini…”
Küçük prens düşüncelere dalmıştı:
“Eşi benzeri bulunmayan bir çiçeğe sahip olduğum için
çok zengin olduğumu düşünüyordum. Yalnızca sıradan bir
gülmüş. Sıradan bir gül ve dizime kadar gelen üç volkan.
Birisi belki de artık tümden söndü… Hiç de büyük bir prens
değilim ben…
Küçük prens çimenlere uzandı ve ağladı.
BAĞ
“Sen buralı değilsin,” dedi tilki. “Ne arıyorsun buralarda?”
“İnsanları arıyorum,” dedi küçük prens. “Evcil ne demek?”
“İnsanları mı arıyorsun? Silahları var ve avlıyorlar. Çok
can sıkıcı. Ayrıca tavuk yetiştiriyorlar. Tek konuları bunlar.
Tavuk mu arıyorsun?”
“Hayır,” dedi küçük prens. “Arkadaş arıyorum. Evcil ne demek?”
“Genellikle ihmal edilen bir iş,” dedi tilki.
“Bağlar kurmak anlamına geliyor.”
“Bağlar kurmak mı?”
Tilki, “Yani,” dedi,
“örneğin sen benim için hâlâ yüz bin öteki çocuk gibi
herhangi bir çocuksun. Benim için gerekli de değilsin.
Senin için de aynı şey. Ben de senin için yüz bin
öteki tilkiden hiç farkı olmayan herhangi bir tilkiyim. Ama
beni evcilleştirirsen, birbirimiz için gerekli oluruz o zaman.
Benim için sen dünyadaki herkesten farklı birisi olursun. Ben
de senin için eşsiz benzersiz olurum…“
Küçük prens,
“Anlıyorum galiba,” dedi.
“Bir çiçek var… Galiba o beni evcilleştirdi…”
BUĞDAY
“Benim yaşamım çok tekdüze,” diye anlatmaya başladı.
“Ben tavuk avlıyorum, insanlar da beni. Bütün tavuklar
birbirine benziyor, bütün insanlar da… Bu yüzden çok
sıkılıyorum. Ama beni evcilleştirirsen yaşamıma güneş
doğmuş gibi olacak. Duyduğum bir ayak sesinin ötekilerden
farklı olduğunu bileceğim. Öteki ayak sesleri beni köşe bucak
kaçırırken, seninkiler tıpkı bir müzik sesi gibi beni çağıracak,
sığınağımdan çıkaracak. Hem bak, şu buğday tarlalarını
görüyor musun? Ben ekmek yemem. Buğday benim hiçbir
işime yaramaz Buğday tarlalarının da hiçbir anlamı yoktur
benim için. Bu da çok üzücü. Ama senin saçların altın sarısı.
Beni evcilleştirdiğini bir düşün! Buğday da altın sarısı.
Buğday bana hep seni hatırlatacak. Ve ben buğday
tarlalarında esen rüzgârın sesini de seveceğim…“
TİLKİ
“İnsan ancak evcilleştirirse anlar.” dedi tilki.
“İnsanların artık anlamaya zamanları yok.
Dükkânlardan her istediklerini satın alıyorlar.
Ama dostluk satılan bir dükkân olmadığı için dostları yok artık.
Eğer dost istiyorsan beni evcilleştir.”
“Seni evcilleştirmek için ne yapmalıyım?” diye sordu küçük prens.
“Çok sabırlı olmalısın.” dedi tilki.
“Önce karşıma, şöyle uzağa çimenlerin üstüne oturacaksın.
Gözümün ucuyla sana bakacağım, ama bir şey söylemeyeceksin.
Sözler yanlış anlamaların kaynağıdır.
Her gün biraz daha yakınıma oturacaksın…“
Ertesi gün küçük prens yine geldi.
“Aynı saatte gelmen daha iyi olur.” dedi tilki.
“Örneğin sen öğleden sonra dörtte geleceksen, ben saat üçte mutlu
olmaya başlarım. Mutluluğum her dakika artar. Saat dörtte
artık sevinçten ve meraktan deli gibi olurum. Ne kadar mutlu
olduğumu görmüş olursun. Ama herhangi bir zamanda
gelirsen yüreğim saat kaçta senin için çarpacağını bilemez.
İnsanın belli alışkanlıkları olmalı…”
“Çok iyi oldu!” dedi tilki. “Buğdayların rengini düşün.”
Sonra da, “Gidip güllere bak şimdi,” diye ekledi.
“Kendi gülünün eşi benzeri olmadığını göreceksin. Sonra da gel
vedalaşalım. Sana armağan olarak bir sır vereceğim.”
Küçük prens gidip güllere baktı.
“Siz benim gülüme benzemiyorsunuz,” dedi.
“Hatta hiçbir şeysiniz şu anda. Çünkü ne bir kimse sizi evcilleştirdi, ne de
siz bir kimseyi. İlk gördüğüm zamanki tilkim gibisiniz. O
zaman yüz bin başka tilkiden herhangi biriydi. Ama şimdi
dostum oldu ve benim için eşi benzeri yok.”
HOŞ – BOŞ – “DOĞRU” ve “GERÇEK”
“Çok güzelsiniz, ama boşsunuz benim için,”
diye sürdürdü sözlerini küçük prens. “İnsan sizin için ölemez.
Doğru, gelip geçen biri için benim çiçeğimin sizden hiçbir
farkı yok. Ama o benim için yüzlercenizden daha önemli;
çünkü suladığım, cam bir fanusun altına koyduğum, önüne
siperlik yerleştirdiğim çiçek o. Çünkü tırtılları ben onun için
öldürdüm. (Birkaç tanesini bıraktık, sonradan kelebek
oldular.) Çünkü yakındığı, ya da övündüğü, ya da hiçbir şey
söylemediği zamanlarda dinlediğim çiçeğim o benim. Çünkü
o benim çiçeğim.”
Tilkinin yanına döndü sonra.
“Hoşça kal.” dedi.
“Hoşça kal.” dedi tilki.
“İşte sana bir sır, çok basit bir şey:
İnsan yalnız yüreğiyle doğruyu görebilir.
Asıl görülmesi gerekeni gözler göremez.”
“Asıl görülmesi gerekeni gözler göremez.” diye yineledi
küçük prens; unutmamalıydı bunu.
“Gülünü senin için önemli kılan, onun için harcamış
olduğun zamandır.“
“Onun için harcamış olduğum zaman…” diye yineledi
küçük prens. Unutmamalıydı bunu.
“İnsanlar unuttular bunu,” dedi tilki.
“Ama sen unutmamalısın. Evcilleştirdiğimiz şeyden sorumlu oluruz.
Sen gülünden sorumlusun…“
“Ben gülümden sorumluyum.” diye yineledi küçük prens.
Bunu da unutmamalıydı.
MAKASÇI
“Burada ne yapıyorsunuz?” diye sordu küçük prens.
“Binlerce yolcunun gitmek istedikleri yöne
gitmelerini sağlıyorum.” dedi makasçı.
“Bu kadar çabuk mu dönüyorlar?” diye sordu küçük prens.
“Yo yo, bu başka!” dedi makasçı. “Bu bir tür değişim.“
“Bulundukları yerde mutlu değiller mi?” diye sordu küçük prens.
“Kimse bulunduğu yerde mutlu değildir.” dedi makasçı.
“Yalnızca çocuklar neyin peşinde olduklarını biliyorlar.“
dedi küçük prens. “Paçavradan bir bebekle saatlerce oynarlar
ve o bebek çok önemli olur onlar için ve eğer birisi onu
ellerinden almaya kalkarsa ağlarlar…”
“Şanslılar” dedi makasçı.
ESNAF ABİ
“Çünkü çok zaman kazandırıyor.” dedi tüccar.
“Uzmanlar hesaplamışlar. Bu haplarla haftada elli üç dakika kazanılıyor.”
“Peki ne yapacağım o elli üç dakikada?”
“Ne istersen…”
“Bana sorarsanız,” dedi küçük prens,
“dilediğimi yapacağım bir elli üç dakikam varsa, bir su kaynağına doğru
gönlümce yürümeyi seçerim.”
YÜRÜYÜŞ
Söylediğimi anlayamıyordu.
“Dost edinmiş olmak iyi bir şeydir.” dedi yanıt olarak,
“ölmek üzere olsa bile insan.
Örneğin ben bir tilki ile dost olduğum için çok mutluyum…“
Birkaç saat konuşmadan yürüdük. Gece oldu ve yıldızlar
çıktı. Susuzluk biraz başımı döndürüyordu; rüyadaymışım
gibi baktım yıldızlara. Birden küçük prensin son söylediği
çınladı kafamın içinde.
“Demek sen de susadın?” dedim.
Sorumu yanıtlamadı, yalnızca,
“Su yürek için de iyidir…”
dedi.
“Çölü güzel yapan,” dedi küçük prens,
“bir yerlerde bir kuyuyu gizliyor olması…“
Şaşkınlıkla baktım. Kumlardan yayılan gizemli ışığın
nedenini anlamıştım birden. Çocukken yaşadığımız eski evin
altında bir hazinenin gömülü olduğunu söylemişlerdi bize.
Doğrusu kimse tam olarak nerede olduğunu bilmiyordu, hatta
belki kimse aramamıştı bile. Ama o evin büyüsüydü o. Evim
yüreğimin derinliklerinde bir sır saklıyordu…
“Doğru,” dedim küçük prense. “Ev, yıldızlar, çöl… Onları
güzel yapan gözle görülmeyen bir şeyler!“
“Tilkimle aynı fikirde olmana sevindim.” dedi küçük prens.
Dudakları belli belirsiz bir gülümsemeyle aralanırken
kendi kendime şunları söylüyordum:
“Küçük prensin beni en çok etkileyen yanı uykudayken
bile çiçeğine, tüm varlığını bir lambanın ışığı gibi aydınlatan
bir gülün hayaline olan bağlılığı…” Şimdi onu daha da narin
hissediyordum. Onu korumak, sakınmak istiyordum; sanki
hafif bir esintinin söndürüvereceği bir küçücük alevdi…
“İnsanlar,” dedi küçük prens,
“neyin peşinde olduklarını bilmeden ekspres trenlere
binip oradan oraya telaşla gidip geliyorlar…”
Ve ekledi:
“Boşuna bir uğraş…”
KÖR
“Yaşadığın yerdeki insanlar,” dedi küçük prens,
“bir bahçede beş bin gül yetiştiriyorlar,
ama asıl aradıklarını bulamıyorlar yine de.“
“Bulamıyorlar.” diye yanıtladım.
“Ve aradıklarını tek bir gülde, ya da birazcık suda bulabilirler.“
“Doğru.” dedim.
Küçük prens ekledi:
“Ama gözler kör. Yüreğiyle bakmalı insan…”
KORKU
Ama o,
“Bu gece, tam bir yıl olacak,” dedi. “Yıldızım, bir
yıl önce Dünya’ya indiğim yerde tam tepemde olacak bu gece…”
“Küçük adam,” dedim. “Ne olur bunun yalnızca kötü bir
düş olduğunu söyle bana; şu yılanla konuşmanın, buluşma
yerinin ve yıldızın filan…”
Ama yakarışıma kulak asmadı. Onun yerine,
“Asıl önemli olan, gözle görülmeyendir…” dedi.
“Evet, biliyorum…”
“Çiçekle olduğu gibi tıpkı. Bir yıldızda yaşayan bir çiçeği
seviyorsanız, geceleyin yıldızlara bakmak hoştur. Bütün
yıldızlar çiçek açmış gibidir…”
“Yıldızlar bütün insanların,” diye yanıtladı. “Ama her
insan için aynı değiller. Yolcular için, yıldızlar yol gösterici.
Ötekiler için yalnızca gökyüzündeki pırıltılar. Bilim adamları
için hepsi birer problem. İşadamı için zenginlik. Ama bütün
yıldızlar sessiz. Sen… Yalnızca sen yıldızlara herkesten farklı
sahip olacaksın…“
“Ne söylemek istiyorsun?”
“Yıldızlardan birinde ben yaşıyor olacağım. Ben gülüyor
olacağım bir tanesinde. Ve geceleyin gökyüzüne baktığında
bütün yıldızlar gülüyor gibi olacak… Yalnızca senin gülen
yıldızların olacak!”
“Ve üzüntün hafiflediğinde (zaman bütün acıları hafifletir)
beni tanımış olmak hep seni mutlu edecek, dostum olarak
kalacaksın. Benimle gülmek isteyeceksin. Bunun için de
arada bir pencereni açacaksın… Dostların gökyüzüne bakıp
bakıp güldüğünü görünce çok şaşıracaklar! Onlara ‘Yıldızlar
hep güldürür beni!’ diyeceksin. Deli olduğunu düşünecekler.
“Sanki sana yıldızlar yerine gülmesini bilen bir sürü
küçük çan vermişim gibi olacak…”
ACI
Elimden tuttu. Endişeliydi hâlâ.
“Gelmemeliydin. Acı çekeceksin. Ölmüşüm gibi olacak,
ama ölmeyeceğim…”
Artık susmuştu, ağlıyordu çünkü…
“İşte burası. Bırak, yalnız gideyim.” Ve oturdu.
Korkuyordu. Sonra yine,
“Biliyor musun,” dedi.
“Çiçeğim… Ondan ben sorumluyum. Ve o çok güçsüz! Çok saf! Kendini
savunmak için dört işe yaramaz dikeni var…”
Ben de oturdum. Ayakta duracak halim kalmamıştı.
“İşte hepsi bu…”
DÖNÜŞ
Döndüğümde beni
karşılayan dostlarım beni hayatta
gördüklerinden dolayı mutluydular.
Ben üzgündüm, ama onlara,
“Yorgunum.” dedim.
Ve geceleri yıldızları dinlemeyi çok seviyorum.
Sanki beş yüz milyon çan gibiler.
hiç göremediğimiz, bir koyunun bir gülü yediği ya da yemediği
(acaba hangisi?) öyle çok şeyi değiştirir ki…
Gökyüzüne bakın. Kendi kendinize sorun: Yedi mi?
Yemedi mi? Ne kadar çok şeyin değiştiğini göreceksiniz…
Hiçbir büyük bunun ne kadar önemli bir sorun olduğunu
anlayamaz!




